Blog

Bayrak

Bayrak
Hikaye Liderlik Uncategorized

Bayrak

Küçük bir çocuk yaklaştı sabah yanıma, otobüs durağında. Taş çatlasa birinci ya da ikinci sınıfa gidiyordur diye geçirdim aklımdan. Ufak parmakları ile sımsıkı tuttuğu Türk bayrağını sallıyordu sevinçle.

“Cumhuriyet Bayramın kutlu olsun ağabey!” dedi gülümseyen, masum yüzüyle, bacak kadar boyundan beklenmeyecek bir öz güvenle. Ben Cumhuriyet Bayramı nedeniyle bugün tatil olmasına rağmen çalışmak zorunda olduğum için hayata küsmüş bir şekilde otobüs beklerken, bu yaramaz yanıma gelip bana doğru Türk bayrağı sallıyor, Cumhuriyet Bayramımı kutluyordu.

Somurtmaktan sertleşmiş yüz kaslarımın gerinerek açıldığını ve yüzüme gerçek üstü bir tebessümün yayıldığını hissedebiliyordum. Çalışanlarının haklarına önem vermeyen, işi için her türlü düşüncesizliği yapan müdür emretti diye bugün ofise gidip projeyi bitirmem gerektiği gerçeğinin bende yarattığı rahatsızlık nedeniyle tüm gece uyuyamamış, sinirden kafayı yemiştim. Şimdi bu çocuktan bana doğru büyük bir enerji akışı olduğunu hissediyordum. İçimde sımsıcak bir yaz güneşi doğuyor, kapıcı vücudumun kaloriferlerini yakıyordu.

“Senin de Cumhuriyet Bayramın kutlu olsun,” diye yanıt verdim çocuğa. Çantamdan bulunan, otobüste yaşadığım mide bulantılarımın tekrar etme ihtimaline karşı hazır beklettiğim naneli şekerlerden bir tane uzattım.

“Teşekkür ederim ama yabancıların verdiği hediyeleri kabul etmemem gerekiyor. Annem kızar alırsam,” dedi yaşından beklenmeyecek bir olgunlukla.

“Peki o zaman.” dedim, çocuğa hak vererek.

Nedense bu çocukla konuşmayı derinleştirme isteği oluşmuştu içimde. Değişik bir samimiyet kurmuştum onunla.

“Hangi okula gidiyorsun?” diye sordum.

Durağın karşısındaki okulu işaret etti minik işaret parmağı ile. Türk bayrağı rüzgardan buruşunca eliyle düzeltmeyi de ihmal etmemişti.

“Hadi ya! Ben de o okulda okumuştum. Seviyor musun okulunu?”

“Evet, çok seviyorum. Bugün Cumhuriyet Bayramı olduğu için kutlamalar vardı. Onlara katıldım. İstiklal Marşı okunurken bayrağı ben göndere çektim,” diye ekledi. Duyduğu gurur sesine yansıyordu.

Bu çocuk bana ülkenin geleceği için umut olmuştu bir anda. Aklı başında bir anne ile babanın, şımartmadan ve öz güven vererek yetiştirdiği bir çocuğa benziyordu.

Her şey bir kenara, bu çocuğun sabahın bu saatinde okuldaki kutlamaya yalnız gitmiş olması, tek başına eve dönerken otobüs durağına uğrayıp benim Cumhuriyet Bayramımı kutlaması yeni yeni garibime gidiyordu. Çocuğun kişiliğine ve tavırlarına o kadar takılmıştım ki, bu gayet ortada olan garip durumun farkına varamamıştım.

“Niye yalnızsın sen bu saatte? Annen, baban nerede?” diye sordum bir kaşımı kaldırarak. Çocuğa karşı bir sorumluluk doğmuştu içimde. Sanki sağ salim evine gitmesini sağlamak benim birincil görevimdi. Saygı yoksunu müdürün projesi biraz beklesindi.

“Annem evde yatıyor, hasta. Babam yok, ölmüş ben küçükken.” diye yanıt verdi. Yüzü düşmüştü.

Kalbimden bir parça koptu o an . Çocuk gerçekten de tek başına gelmişti kutlamaya. Demek o kadar çok seviyordu Cumhuriyeti, okulunu.

“Üzgünüm.” diye yanıt verdim. Gerçekten üzülmüştüm. Ve ben yıllardır gerçekten üzülmemiştim.

“Evine kadar seni geçirmeme ne dersin?” diye sordum heyecanla. Gerçekten de bu çocuğa kanım kaynamıştı ve yardımcı olmayı milli bir görev, bir Sakarya Meydan Muharebesi seviyesine çekmiştim.

Tam o anda beni işe götürecek otobüs durağa yanaşmış, kapısını açmış binmemi bekliyordu.

Bir saniye kadar düşündüm. “İşe mi yoksa ufaklığın evine mi?” diye sordum beynimin içindeki karar verme işlemlerinden sorumlu görevliye.

“Devam et kaptan.” yanıtını vermem tahmin ettiğimden de kısa sürmüştü. Canı cehennemeydi projenin de, para dolu havuzunda yüzen müdürün de. İstifamı da verecektim bugünün ardından. Neler oluyordu bana böyle? Bu öz güven, bu kararlılık… Bu ben değildim, içime başka bir ben girmişti.

Çocuğun henüz soruma cevap vermediğini fark ettim. Yüzü düşmüş, az önceki kendine güveni ve mutluluğu yerini gölgeli, sisli bir görünüşe bırakmıştı. Kafasını kaldırıp önce bensiz giden otobüse, sonra bana baktı.

“Yok ağabey ben giderim yalnız.” dedi. ‘Yalnız’dı burada vurucu kelime. Bir sıkıntısı vardı bu çocuğun ve bana söylemiyordu. Annesi miydi sıkıntı acaba? Çok mu hastaydı?

“Annenin nesi var?” diye sordum kuşkuyla.

“Öksürüyor falan, önemli değil. Bakıyorum ben ona, alıyorum ilaçlarını.”

Bu iş gittikçe garipleşmeye başlıyordu. Çocuğun bayrak tutan kolunu aşağı indirdiğini ve bayrağı eskisi gibi heyecanlı ve sevinçli sallamadığını fark ettim. İstemeden de olsa, sorduğum sorularla onun ruh halini değiştirmiştim. Cumhuriyet Bayramını kutlayan mutlu yüzü düşmüş, hasta annesini, ölen babasını ve belki de evde onu bekleyen kardeşlerini hatırlatmıştım.

Bu sefer daha kesin bir dille konuştum:

“Hadi evine gidiyoruz. Anneni merak ettim. Bir bakacağım. Doktorum ben.” diye bir yalan uydurdum. Doktor falan değildim. Sıradan bir bilgisayar programcısıydım.

Doktor olduğumu duyan çocuğun gözleri parladı bir anlığına. Evet artık emindim. Bu çocuğun annesi rahatsızdı ve bana her şeyi açık açık anlatmıyordu. Taşları yerine oturtmaya başlıyordum.

“Sen bu okulda okumuyorsun, değil mi? Bugün kutlama falan da yok. Beni kandırıyorsun.”

Maskesinin düştüğünü anlamıştı. Sırtındaki çantayı (o ana kadar fark etmemiştim) ayaklarının üzerine koydu (Pislenmesin diye yere koymamıştı) ve içini açtı. İçerisinde çok sayıda Türk bayrağı vardı.

“Yok abi okumuyorum ben. Bayrak satıyorum.” dedi. Sesinde yaşıtlarında asla duymak istemeyeceğim hüzün ve keder vardı. Bir tutam gurur ve az biraz da hırs.

Benim şalter artık atmıştı. Aldım çantayı elime. Tuttum çocuğun elini. “Beni evine götürüyorsun.” dedim. Serttim ama çocuğu korkutmayacak kadar da şefkatliydim.

Büktü boynunu ve kabul etti. Minik parmakları Türk bayrağını sımsıkı tutmaya devam ediyordu. Bayrak düşmesin diye miydi yoksa hırsından mıydı bilemiyordum.

Yürüdük bir on dakika kadar. Mahallenin kimsenin uğramayı sevmediği karanlık sokaklarına girmiştik. Sıvası dökülmüş eski evler vardı bu sokakta. Gelmekten hep kaçınırdım buralara. Şimdi ise hiç bir şeyden korkmuyordum, çocuğun evinde göreceğim manzaradan başka.

Eve gelmiştik. Tam tahmin ettiğim gibi ortada bir ev falan yoktu. Ha yıkıldı ha yıkılacak, tarihi diyebileceğim bir bina vardı. Atılıp terk edilmiş paslı tenekeler, pet şişeler, küflenmiş yastık yorgan… Ortalığı pislik götürüyordu. Kötü bir de koku vardı binanın içerisinde. Burası en son ne zaman temizlenmişti acaba?

Çocuk beni annesinin yanına götürdü. Köpek bağlasanız durmayacak bir odada, yarı açık yarı kapalı bilinci ile bir kadın yatıyordu yer yatağında. Yanı başında, dizleri üzerinde iki küçük çocuk… Meğer benim ufaklık bunların abisiymiş. Evin babası olmuş o yaşta.

Hemen ambulans çağırdım, sosyal yardımı çağırdım panik halinde. Bu aileye yardım etmek benim için ölüm kalım meselesiydi artık. Bu çocuğun yüzü, günün her saati beni o durakta ilk gördüğü anki gibi, “Cumhuriyet Bayramın kutlu olsun ağabey!” derken güldüğü gibi gülmediği sürece bana rahat yoktu.

Kadının geçirdiği havale nedeniyle kısmi felçli olduğunu öğrendim. Küçük çocuklarının ikiz olduğunu, eşinin onlar daha doğmadan, kalp krizinden öldüğünü ve küçük Anıl’ın (Anıl’mış bizim ufaklığın adı. Nasıl da aklıma gelmemişti ismini sormak) birinci sınıfta okulu bırakıp, sokaklarda bir şeyler satarak ailesine ekmek parası çıkartmaya çalıştığını duyduğumda gözyaşlarımı tutamıyordum artık. Bugün Cumhuriyet Bayramıydı ama benim onu kutlayacak halim kalmamıştı.

Doktorlar kadının ağır bir soğuk algınlığı geçirdiğini ama iyileşeceğini söyleyince sevindim. Başka bir yakın akrabaları olmadığını söylemiş görevli doktora. Bir süre müşahede altında kalması gerekiyormuş.

Anıl’ı gördüm koridorun sonunda. Camdan binaya giren güneş ışığı tam onun üzerine yansıyor, onu bir melekmiş gibi aydınlatıyordu. Bir melekti zaten benim gözümde. Bu kadar cesur, bu kadar özverili, bu kadar sevgi dolu bir çocuk insan olamazdı.

Yanına gittim. İki kardeşini annesinin yatağının yanındaki koltuğa yatırmıştı. Ufaklıklar huzur dolu bir uyku uyuyorlardı, belki de uzun bir aradan sonra ilk defa gerçekleşiyordu bu.

“Kendinle gurur duymalısın.” dedim Anıl’a. Yüzünü bana döndüğünde gözlerinin ıslanmış olduğunu fark ettim.

“Teşekkür ederim ağabey,” dedi titreyen sesiyle. “Annem iyileşecek, değil mi?”

Ben de çocuğun yanında ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. “İyileşecek tabi. Sen de okula tekrardan başlayacaksın. Daha kutlayacak çok bayram var,” dedim minik ellerini tutarken.

Gülümsemeye çalışıyordum, titreyen sesimi bastırmak için.

O sırada telefonum çaldı. Arayan patronumdu. Açmadım elbette. İstifam cebimdeydi. Yazıklar olsundu onun gibilere. Anıl gibi çocuklardı bu Cumhuriyet’in geleceği. Onlara bir gelecek sunmaktı bizim asil görevimiz.

Anıl, yanındaki sırt çantasından bir bayrak çıkartıp bana uzattı. “Cumhuriyet Bayramın kutlu olsun ağabey,” dedi gülümsemeye çalışan yaşlı gözleriyle.

Bayrağı elime aldım. Ne kadar güzel bir bayrak olduğunu hayretle inceliyordum. Eşsizdi gerçekten. Ay yıldız… Nasıldı parlıyordu pırlanta gibi… Diğer elimle sırt çantasına uzandım Anıl’ın. “Hepsini alıyorum bayrakların ve bundan sonra bayram mayrak satmak yok. Yabancılardan şeker almak da yok.” dedim gülerek.

Anıl o günden sonra hiç bayrak satmadı. Okula başladı. Belediye geçici bir süre için onlara kalabilecekleri bir yer ayarladı. Annesi iyileşti Anıl’ın. Bir konfeksiyon atölyesinde iş buldular ona. Meğer kadının tecrübesi varmış bu işte. Haftada bir görüşüyoruz. Artık onların ailesi olmuştum. Ufaklıklar ellerinizden öperler.

Ben mi? Ayrıldım işten bir daha aklıma dahi getirmeden. Beter olsunlardı. Ne hikmetse, işsizliğimin ilk günü telefonum çaldı. Hayalimde bile adını anamayacağım bir yazılım şirketi çok iyi bir iş teklifi için rahatsız ediyordu. Allah’ım bu bir rüya mıydı?

Cumhuriyet, 1923 yılında yeni bir umut, yeni bir gelecek olduğu gibi, 29 Ekim 2017’de de bir çoğuna ışık olmuştu. Çok yaşa Cumhuriyet, çok yaşa ulu önder Mustafa Kemal Atatürk. Bize bıraktığın bu eşsiz eserine sahip çıkmak için var gücümüzle çalışmaya ilelebet devam edeceğiz.